Son Dondurma

01 Aralık 2013 // Posted in Genel  |  No Comments

Bugün son dondurmanı ben yedim.

Dolapta her zaman dondurman olurdu, sen gittin o dondurma hala vardı. Bu sefer “dolapta dondurma var yesene” diyen annem oldu, “babaannenin dondurması”.
Hayatımda ilk defa bir dondurmayı gözlerim dolu, boğazımda düğümle yedim ben.

İlkokul 1′ e gidiyordum, bir rüya görmüştüm. Okuldan eve geldiğimde bir papağan bana senin gittiğini söylüyordu. Ağlayarak uyanmıştım, uzun bir süre okuldan eve gelişlerim tedirgin oldu. O zamanlar kimse gitmezdi, herkes ölümsüzdü benim için. Sanırım büyümenin en kötü yanıda bu kaybedişler. Hiç gitmeyecektin sanki, öpülecek elin, mıncıklanacak gıdın, oy oy oy diye sevilecek göbeğin her zaman benimle olacaktı, dizilerin başladığında geri geleceğimizi bilerek ufaktan kovalayacaktın bizi. Sağır duymaz uydurur olacaktı cümlelerim seninle.

Didim de bir öğlen, yatağımda gözlerimi açtım. Tüm arkadaşlarımın sesleri bahçede. Ben uyurken ne işleri var bizde? Ne işleri olacak toplamışsın hepsini 51 oynuyorsunuz. Az kapmadın zaten bozukluklarımı. Sen gittin ya, gerek kalmadı bozukluklarada. Ne çok severdi arkadaşlarım seni. Başka kimin babaannesi DR. Who izlerdi ki zaten? Düşündüm de şimdi, küçücüktüm öğle uykusundan önce beraber radyo tiyatrosu da dinledik, yıllar sonra işten geldiğimde lcd tv de film de izledik; ben büyürken, sen çağa ayak uydurdun.

Salacak yokuşundan aşşağı inmekte zor geliyor artık bana, pencerenin önünden geçmek. Pencerenin önündeki koltuğundan görürdün gelişimi, hemen pencereyi açar “gel gel” derdin. TV ye dalmışsan, pencere demirine tutunur ben çalardım camını, sen yine orda olurdun. Hep o penceredeydin, perden sonuna kadar açık. Artık beyaz minibüs rahatlıkla park edebilir o pencerenin önüne, çünkü kızacak kimsesi kalmadı. Parkta etsin zaten, böylece ben yokuşu inerken pencereni göremiyorum, orda olmadığını göremiyorum ve gözlerim dolmadan apartmana girebiliyorum.

Eski aile fotoğraflarının hepsini bilgisayara aktarmıştım, bir çoğunun hikayesini kim olduklarını yazdık beraber. Bir kısmı kaldı, onlarıda yazarız elbet diyordum. Şimdi elimde tanımadığım insanlara ait bir sürü fotoğraf var, ama kim olduklarını, hikayelerini anlatacak kimsem kalmadı. Keşke ertelemeseydim.

Sabahları üstünde Feruş yazan gazeteler, bulmaca ekleri yok artık markette. Her sabah tın tın tın aşşağı inip ekmeğini gazeteni alırdın. Salacak markette en sadık müşterisini kaybetmiş oldu gidişinle.

Büyükbabamın mezarı iki kişilikti, ama kendimi bildim bileli bir tarafı hep boştu. Sanki o mezar taşı hep boş kalacaktı, senindi orası, ama ben hiç farkında değildim. Sana son kez sarılarak o mezara yerleştirirken farkettim her şeyi. Artık tatlı birer hatıra olarak kalacaktın bize. Babam gibi bende çocuğuma “rahmetli babanem ne iyi kadındı” diye başlayan cümleler kurup seni anlatacağım.

Dolabındaki son dondurmanı ben yedim babanem, o dondurmayı yedim ve biraz daha büyüdüm.

17 Nisan 2013 – 21:59

Robinson’ u Bulmak – 1

22 Şubat 2013 // Posted in Dağcılık, Genel  |  No Comments

  Durmaksızın yağan yağmur altında günlerdir yürüyorduk. Üstümüzdeki ıslak elbiselerimiz ve giderek artan açlık nedeniyle üşüyorduk. Elimizdeki yanlış harita ve kaybolan gps cihazımız nedeniyle hiç bilmediğimiz bir ormanın derinliklerinde kilometrelerce yol katettik.  Artık çantalarımızın yağmurlukları işe yaramaz olmuş, tüm giysilerimiz ve hatta en fecisi uyku tulumlarımız sırılsıklam olmuştu. Yağmurun tek avantajı, su sıkıntısı yaşamamamızdı ama en son yiyeceklerimizi 1.5 gün önce tüketmiştik.  Çadırlarımız ıslak ve çamurlu, konfordan çok uzaktı. Grubun motivasyonu kalmaması bir yana, endişeler fazlasıyla hissediliyordu. Artık kimse bu bilinmezlikte bir dakika bile bulunmak istemiyordu. Keyif, eğlence duyguları yerini korku ve acı çekmeye bırakmıştı. Eski metotlarla yolumuzu bulmaya çalışırken, her patika ayrımında tahminlerle ilerliyorduk. Patikalar kimi zaman kayboluyor, karşımıza yol vermez dikenler çıkıyordu. İçin için ağlama seslerini duyabiliyordum. Artık gücümüz kalmamıştı. Mola verdiğimizde hava kararmak üzereydi. Devam edip etmeme kararı vermek üzere toplandık. Devam edemezdik…

    Islak çadırlarımızı kurduk, en azından biraz olsun yağmurdan korunuruz diye düşünüyorduk. Yiyecek bir şeyler aramak için çevrede gezinmeye karar verdim. Ağaçlar, çalılar ve taşlardan başka hiçbir şey bulamadan yürüdüm yürüdüm… Kendimden emin ormanın içerisine yürürken yön konusunda ne kadar yanıldığımızı fark ettim, sahile ulaşmıştım. Sahil ormanla çevrili, iki tarafı kapalı, ulaşılması zor minik bir koydu. Kampa dönüp gruba haber vermeden önce biraz keşfetmeye karar verdim. İnsanlara boş yere umut vermek istemedim. Faaliyetin başında hayran hayran baktığım manzaraların an itibari ile beni cezbetmediğini hissetmek beni üzmüştü. O an için bu ıssız koy, masmavi deniz ve gökyüzü, ormanın içinden yükselen ulu ağaçlar benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Keşke evimde olsaydım…

   Yürümekten yorulmuştum, bir de kumda yürümek çok daha zordu. Sahilin ortasında kocaman bir kütük vardı, yanına yaklaştığımda bunun patlak bir bot olduğunu fark ettim. Hem de denizden sahile vurmuş başıboş bir bot değil, birileri tarafından orada ki ağaca bağlanmış bir bot! Botun yanına gittiğimde ormanın içine doğru bir kulübe olduğunu fark ettim. Koy hiçte ıssız değilmiş. Hem bir sevinme hem de bir ürperme hissettim. Kim olabilir ki burada yaşayan?

   Kulübe tahtaların üstüne geçirilmiş naylonlardan yapılmıştı. Parça naylonlar birbirlerine tahta parçaları ile sabitlenmişti. Kulübe iplerle yere sabitlenmiş kocaman bir çadır gibi duruyordu.  Önünde taşlardan yapılmış bir ocak ve üstünde de çok eski, artık kullanılmaktan simsiyah olmuş bir tava vardı. Kulübenin naylon kapısından içeri bakıldığında bir yatak, battaniye, soba, balık ağı ve gerekli gereksiz bir sürü malzeme görülüyordu. Asıl şoku ise kulübenin arkasına dolandığımda yaşadım, aküye bağlı bir market buzdolabı tam karşımdaydı. Kara yolu olmayan bu minik koya bu kocaman buzdolabı nasıl getirilmiş olabilirdi? Bir gemi batmış ve burada yaşayan kişi o gemiden kurtulmuş olabilir miydi?

   Aklımda bir sürü soru dolanırken en büyük sorumun cevabı bana yaklaşmaktaydı… Nerede bu kulübenin sahibi?

 Buzdolabının kapağını açarken, bir taş tam önüme düştü. “Kimsin lan sen, ne yapıyorsun kulübemde?” diye bağırarak biri bana doğru geliyordu…

 Gür ve uzun sakalları, çatık kaşları ile üstüme doğru gelirken korkudan kaçmayı bile düşündüm. Ama yerimden kıpırdamadım.

   Buranın sahibi oydu ve ben onun bölgesine girmiş bir yabancı. Kızmış olması normaldi tabi ki. Gayet sakin bir ses tonu ile cevapladım: “Ben ve grubum yolumuzu kaybettik. Yiyeceğimiz kalmadı ve çok ıslandık. Yukarıda ormanın içine kamp attık. Ben sadece yiyebileceğimiz bir şeyler için keşfe çıkmıştım, kulübene bir şey yapmıyorum.”

Ama benimde meraklı sorularım vardı bu garip adama “Peki ama sen kimsin? Burada mı yaşıyorsun, yalnız mısın?”

Ben sorularımı peşpeşe sıralayınca şaşırdı, önüme kadar geldi ve durdu. Bana atmak için hazırladığı taşı elinden yere bıraktı.

“Uzun zamandır kendimden başka insan görmüyordum.” dedi… Kulübenin önünde ki ağaca asılı olan aynayı görene kadar ne demek istediğini anlamamıştım. Yalnızlıktan kendisi ile konuşuyor herhalde diye düşünmüştüm. Oysa ki gayet aklı başında…

“Merhaba ben Can” dedim ve elimi uzattım. Elimi sıktı ve cevapladı:

“Merhaba ben Robinson”

***1. Bölüm Sonu***

Can ANGUN

23.01.2013

Bir Ayağın Çıkış Hikayesi – 2

09 Ağustos 2012 // Posted in Dağcılık  |  No Comments

Ve özlem dolu süreç bitti… Dağlara tepelere kayalara dönüyorum.

   Koltuk değnekleri ile geçen 2 Ay… Sonra tek değnek ve derken olaydan 3 ay sonra değneklerden kurtuluş.

   Çok zormuş elleri kullanmadan hayata tutunmaya çalışmak. En zoru ise muhtaç durumda olmak.  Hiç tahmin etmezdim ayakla basınca kapakları açılan çöp kutularının bile bir engel olabileceğini. Servise binerken tutunacak yeri yoksa nasıl çekeceğim kendimi diye stres yaşadım her seferinde, çünkü ilkinde devrilmiştim basamaklarda. Ah o merdivenler, tamam binanın içerisine asansör yapmışsın eyvallah, ama dış girişlerde merdiven unutmuşsun be mimar kardeş. Teşekkür ederim her öğle yemeğinde üşenmeden tepsimi taşıyan arkadaşlar. Küvetimin içine girmeye çalışırken yaşadığım adrenalini anlatamam. Battal boy çöp poşetine sarılıp sarmalanarak yıkanmakta ayrı bir olaydı zaten. Ne kadar iyi bir sürücü olursan ol o değnekler ıslak zeminde kayıyor be abicim, iskeleye yanaşan motorlarda zemin genelde ıslak oluyor bak dikkat et, he birde umumi tuvaletlerde. Umumi tuvalet dedim de aklıma geldi, tek ayakla çömel bakalım çömelebilirsen, tamam çömeldin aferin, şimdi ıkın bakalım, ne o havalandın sanki?  yaşasın alafranga. Bu arada yaya geçidi çizgileri var ya, işte her biri sizi koltuk değnekleri ile gördüğü halde yol vermeyip geçen insan! sürücülere… Lan iki dakika dur bekle, sağlam olsam bile beklemen lazım yaya geçidi orası, ama onu geçtim halimi görüyorsun, canım kıçımda zıplaya zıplaya maymun olmuşum, dur iki saniye geçelim. Dar bir cepten para çıkartmak bile zor mırın kırın etme sabret biraz market sırasındaki insan, benim elimdekileri bir yere koyup dengemi bulmam lazım önce, peki senin dengen nerene kaçtı da huzursuzsun böyle?  Ve bir zaman sonra sinir bozan bakışlar, önce dedim bana öle geliyordur niye baksın millet ama yok ya yanından geçtikten sonra arkasını dönüp bakan bile var. Bunları ve dahasını yaşayan, bir ömür yaşayacak olan o kadar çok insan var ki… Ben sadece 2 ay içinde isyan ettim.

   Bunun dışında iyi yanları da var tabi, mesela koltuk değnekleri ile gittiğiniz bir tiyatroda ilgi görüyorsunuz, herkes yardımcı olmaya çalışıyor, o halde bile ordasınız… Oyunculara rastlarsanız teşekkür ediyorlar geldiğiniz için, hatta oyun esnasında gelip halimi hatırımı soran oldu. Arabada yanınızda bulunduğunuz sürücünün geçiş hakkı oluyor, polis çevirmesinden bile. Çevirmede inmemizi isteyen bir polise değneklerimi göstermem yetti. Artık ruhsat arasında değnek taşıyacağım sanırım. Upuzun kuyruklarda size yerlerini veren iyi insanların varlığını görüp mutlu oluyorsunuz teşekkür ederken.  O kadar zaten fazlada bir şey yok iyi yan olarak.

   Evde değnekleri kullanmıyordum. Tüm işlerimi sağ ayağımın üstünde zıplayarak hallettim. Bir zaman sonra dengeniz çok gelişiyor. Tepsi içinde uygun ölçüde doldurulmuş içecekleri dökmeden mutfaktan odaya tek ayak zıplayarak taşıyabilecek level a ulaşıyorsunuz. Koltuk değneklerini mümkün olduğunca kullanmamaya çalışıyordum çünkü ellerimi çok acıtıyorlardı. 1 aydır kullanmıyorum ama sol elimde serçe parmağı ve çevresinde hala bir his kaybı var. Sanki üstüne yatmışımda karıncalanmış gibi. Azalarak geçiyor oda. Ama işte sağ bacağı kullanmaktan ve diğerini hiç kullanmamaktan iki bacak arasında gözle görülür bir fark oldu. Sağ bacak maşallah yemiş yemiş semirmiş, hatta kardeşi sol bacağa hiç bişi bırakmamış tıfıl kalmasına neden olmuş iki kardeş gibiler yan yana. Aynı sorun dengede de ortaya çıkıyor tabi. İkisini de kullandıkça bu farklılaşmada yok oluyor tabi.

   Ayağımın alçısını olaydan 3 hafta sonra çıkardılar. Alçıdan çıkan ayak şiş pis bir görünüme sahipti. O kadar şiş gergin tuhaf bir görüntü beklemiyordum ve moralimi bozmuştu. Birde alçının içinde iken daha güvenli hissediyordum, alçı gidince kısa süreli bir tırsma geldi. Çünkü alçılı iken bir iki kez yanlışlıkla üstüne basar gibi olmuştum, çarpılır gibi bir acı yayılıyor vücudunuza. Alçının içinde iken oraya buraya çarptığınızda, ya da insanlar fark etmeden çarptıklarında bir koruma görevi görüyordu.  Şimdi alçı yokken daha korumasızdı. Kısa süreli bu güvensizliği atlatır atlatmaz yine zıp zıp gezmeye başladım tabi.

   Evde hapis kalabilecek bir insan olmadığım için o halimle gezmelerden uzak kalmadım. Koltuk değnekleri ile Taksimde de turladım Bahariye de de, sinemayada gittim, kampada. Bungee Jumping e gittim, ama atlamama izin vermediler, izlemekle yetindim. İşin birde logistik kısmı var tabi, sağ olsun arabası olan arkadaşlar beni taşıdılar. Birde taksileri zengin ettim bu süreçte. Sanırım bir scooter motor parası vermişimdir.

   Doktorun dediği 5 er dakikalık soğuk sıcak uygulamalarını pek yapamadım. Soğuk kısmını uyguladım ama sıcak tarafını pek uygulayamadım. Bunun dışında masaj çok yararlı. 6 hafta sonra doktor 15 – 20 kilo kadar ver üstüne ayağının dedi. Bu hafif basışlar ilk başta topuktan minik çivilere basarmış gibi bir acı veriyordu. Uzun süre kullanmamaktan oluyormuş bu acı. Yavaş yavaş basıyorum derken tek değneği bıraktım. Ve iki hafta içinde de diğer değneği de bıraktım.  Yavaş yavaş ve topallayarak yürüyordum. Yeniden ellerimi bırakarak hayatı sürmeye başlamıştım.  Bileğim hareket ediyordu ama şişlik nedeniyle yeterli bükülmeyi yapamıyordum.  Doktor fizik tedavi için sen istersen dedi, bende istemedim. Belki iyileşmeyi hızlandırabilir ama iş güç vakit bulamazdım. Bu arada ayağım çıktıktan sonra sadece 4 gün işe gitmeyip evde yattım, doktor heyet raporu vereyim sana 2 ay dediği halde işe gittim. Özel sektör bu… Gerçi işe gittim ama yoğun bir işte yoktu sağ olsunlar beni yormadılar, ayağımı uzattım iş bekledim. İyileşmemi bekliyorlarmış, ben iyileştim ve işler yoğunlaştı.

   İlk yürüme denemem tam bir Türk filmi sahnesi gibiydi. Koltuk değneğini bıraktım, yavaş adımlarla ve acı çekerek odaya doğru yürüdüm. Odaya girdim ve  güzelliğe “yürüyorum ben yürüyorum” sevinç gösterileri ile sarıldım. Tabi hemen şişti, buz falan koyduk. Bir müddet her yürüyüşümde şişti, buz uyguladım dinlendirdim indi. Bu bir süre böyle devam etti.

   Şimdi ayağımın durumu iyi. Topallama geçti. Uyku gibi uzun süre kullanmadığım durumlarda hafif bir kitlenme hissediyordum hafif bir topallamaya neden oluyordu, yürüdükçe yavaş yavaş açılıyordu. Ama oda zamanla azalmaya başladı. Arada az bir ağrı sızı hissediyorum, çok yorarsam minik bir şişlik halen oluyor. Ama kullandıkça daha hızlı düzeliyor. Ufak tefek kaya tırmanışlarına başladım bile. Ve yakında bir dağ faaliyetinde görüşmek dileğiyle…

   Yanımdan hiç ayrılmayan, her zaman bana destek olan sevdiklerime ve güzelliğe teşekkür etmeden olmaz.

(09.08.2012)

Değnekli Günlerden…

Değnekli-Günler

Dikkat:

Ayağımın çıkık halinin fotoğrafını ekliyorum, +18 dir. Dayanamam ben diyen tıklamasın, bakmasın. Uyarmadı demeyin.

Bir Ayağın Çıkış Hikayesi – 1

13 Haziran 2012 // Posted in Dağcılık  |  No Comments

Zoraki bir mola, dağlardan uzakta günler…

Boulderistte zor bir rotaya deneme amaçlı girdim. Şans işte rotayı yapacağım tuttu ve istasyona vardım. O arada alkış ve “aferin olum sana” sesleri ile birlikte sağ ayağıma bir kramp girdi. İstasyonda ovuşturarak geçirmeye çalıştım ama kramp acısını bilen bilir. Baya bir zorlandım ve sadece sol ayak üstünde inmeye başladım. 1.5 metre kala rotanında verdiği yorgunlukla kendimi mindere bıraktım. Refleks olarak kramplı sağ ayağımı geri çekince sadece sol ayağımın üstüne iniş yaptım. Ve işte o an şimşekleri hissettim. Çatanak diye bir ses duydum ayağımda diyebilirim. Eyvah ayağım kırıldı diye bağırdım, ilk müdahale ile oynatmayı denedim ama ayağım başka yere bacağım başka yere bakıyordu. O an aklımdan acıdan daha çok eyvah gitti tırmanış hayatım diye geçti. Sonracıma ise acı yavaş yavaş kendini hissettirdi. Ben kıvranırken Sema ambulans çağırdı, deneyimliler toplandı ve müdahale edilmesini engellediler. Acı ile kafayı bulmuşken ayağıma baktım ve kendimi sıkmamaya özen göstererek rahat bıraktım.

Rahatlama ile birlikte acı azaldı. Geçen zaman ve gelmeyen ambulans ile birlikte zaten acı verici olan fricton (tırmanış ayakkabısı) iyicene dayanılmaz bir hal aldı. Ayağım şiştikçe şişiyordu, mümkün olduğunca sakin kalmaya insanlarıda telaşlandırmamaya çalıştım.

Sevgili ambulans olay yerine geldi ve friction ı kesme denemesinde bulundular. İşte az kalsın ayak baş parmağımı orda kaybediyordum. Ne hikmetse müdahaleyi ambulans şöförü! yapmaya kalktı. Bir baktım baş parmağım makasın arasında, durrr diye bağırdığımı hatırlıyorum. Adam kesmekten cayınca parmağı kurtardık.

Ambulansla gelen sağlıkçılara da güvenemedim çünkü adam “ben bunu yerine takarım ama” diyip durdu.. Hastanede halledilsin lütfen dedim. Bol sarsıntılı bir ambulans yolcuğundan sonra (ambulans her sarstığında ayağım bacağımın ucunda sallanıyordu.) Numune hastanesine vardık. Acilde frictionım kesildi (Bufoydu falan ama seviyordum ben yaa). Tabi adamlar nasıl bir ayakkabı olduğunu uzun bir süre anlayamadılar çekiştirmeye kalktılar önce bi. Normal ayakla bile zor giyildiğini belirtince kurcalamadılar. Ve frictionda kesilip gittikten sonra ayağım diyeceğim ama ayağa benzemeyen şey ortaya çıktı. Fotoğrafını koymak isterdim ama +18 biraz, yüreği kaldıramayanlar olabilir. Ya da koyarım yazının sonunda belli olmaz. Hemen film çekildi falan. Sonra doktor ayağımı tuttu ve bana sıkı durmamı söledi, sanırım işte o an hastaneyi biraz inletmiş olabilirim. Biraz acıdı. Ayak düzeldikten sonra ağrı artmaya başladı ve lütfen eski haline getirin dedim, yapmadılar. Filmler sonucunda doktor “çok acaib bir vakasın, 100 kişide 1 görülür bu olay.” dedi ve ben baya bir tırstım bu cümle ile. Meğersem kırık yokmuş ve onu kast ediyormuş. Olamaz böyle bişi kırık olması lazım bunda diye üsteleyince kendi kıracak diye korkmadım değil. Sonra beni gözlem altında tutup öbürsü gün heyete göstermeyi uygun buldu. Geceyi 1 trafik kazası ve 1 diz kapağı ameliyatlısı amcanın horultuları eşliğinde geçirdim.

Sabah olunca heyet toplandı filmler çekildi nasıl kırılmadığına hep beraber şaşırıldı falan ve taa akşamın 6 sında taburcu olmama karar verildi.

6 hafta boyunca üzerine kesinlikle basmamam gereken bir ayak ve 2 koltuk değneği ile birlikte eve gönderildim.

Bütün o acılarda gıkım çıkmayan ben, doktor oluşabilecek olan kireçlenme falan nedeniyle artık tırmanamayabilirsin dediğinde gözlerim doldu.

Öle işte…

(07.05.2012)

Kaçılamayanlar

13 Haziran 2012 // Posted in Genel  |  No Comments

 

Yavaş yavaş bana doğru döndü oturduğu yerden. Beni süzdüğünü fark etmemek mümkün değildi. İşte diyordum kaçınılmaz son yaklaşıyor. Bunun er ya da geç olacağını biliyordum. İçlerinden biri beni fark edecekti, bundan kaçış yoktu. Kalbimin hızlandığını hissettim, olmasın ne olur olmasın diye haykırdım içimden. Yorgun ruhum bunu kaldıramazdı, tek isteğim olan huzur elimden gitmemeliydi. Ben göz göze gelmemeye çalıştıkça yaydığı enerji beni kendisine çekiyordu. Biliyordum ki ağzından çıkacak tek kelime beni içine çekip alacak, kaybolup gidecektim. Kendisine bakmıyordum ama dudaklarının yavaş yavaş aralandığını hissettim. Ve daha fazla tutmadı kendini, açılışı yaptı…

-Evladım geçmiş olsun ne oldu?

Hikayenin bundan sonrası üniversiteye giden torunları, ah bu çocukların çektiği sınav stressleri, kaynısının yeğeninin başına gelen kırık çıkık vakaları, kendisinin kalp şeker tansiyon hastalıkları, ilaçlar ilaçlar ilaçlar, yıllardır deneyim kazandığı hastaneler ve daha niceleri ile devam etti.

Selamlar olsun hastane demirbaşı teyzeler.

29.05.2012 (Haydarpaşa Numune Hastanesi)

Ballıkayalar’ da Piknikçi İstilası…

13 Haziran 2012 // Posted in Dağcılık  |  No Comments

 

10:00 Çadırımın etrafında sesler artıyor. Geldiler ve kendilerine yer yapıyorlar.

11:00 Sesler artıyor etrafımın sarıldığını hissediyorum. Çadırın sinekliğinden dışarıyı görebiliyorum. İçeri korkunç bakışlar atılıyor.

12:00 Çadıra fiziksel temaslar başladı, arada poller sallanıyor. Sesleri sanki içeride.

12:30 Çadırımın etrafını yavru piknikçiler sardı. Çadırımın kırmızısı ilgilerini çekmiş olmalı. Yetişkin piknikçilere ne olduğunu soruyorlar. Korkmaya başladım…

13:00 Az önce yavru bir piknikçi ile göz göze geldim. Ellerini gözlerinin etrafında birleştirip içeri baktı. Merak duyguları ile birlikte cesaretleride artıyor. Tehlikeli olmaya başladı.

13:15 Mangal dumanı ile saf dışı bırakılıp çadırdan kaçırılmaya çalışınılıyorum. İçersi göz yaşartıcı mangal dumanı ile doldu. Dayanmam lazım.

13:45 Mangal dumanı artık birçok piknikçi sürüsünden göğe doğru yükselmekte. Neyse ki havalandırmalarım sağlam dayanabildim bu saldırıya.

14:00 Duman ın yerini et kokusu aldı. Acıkmaya başladığımı biliyorlar. Bu ağır bir saldırı oldu. Peynir ekmeğimi yiyorum bastırmak için. Allah’ ım sen yardım et.

14:37 Çok kötü tuvaletim geldi. Dışarı çıkmam lazım. Ve en doğru zaman bu. Etleri pişti, yetişkin ve yavru piknikçiler şuan gözleri hiçbişi görmeden yemeklere saldırıyorlar. Aralarından piknikçi taklidi yaparak geçip tuvalete ulaşabilirim. Benim için dua edin.

15:10 Sağ salim çadıra döndüm. Ama az kalsın yakalanıyordum. Elinde karpuz, her ısırığında suyu yanaklarından akan bir piknikçi yavrusu ile göz göze geldim. Tam yetişkin piknikçiye beni işaret ederken ağacın arkasına saklandım. Çadıra ulaştım ama kalbim yerinden çıkacak gibi. Asıl süpriz beni çadırda bekliyordu. Uyur süsü verilmiş bir yavru piknikçi çadıra bırakılmış. Neyse ki truva atı taktiğini biliyorum. Yavru piknikçi uyandırılmamaya özen gösterilerek kapı dışına bırakıldı. Yetişkin piknikçi yavrusunu kaptığı gibi acaip sesler çıkartarak uzaklaştı. Artık benden korkmamaya başladılar. Durum kötüye gidiyor.

15:30 Korktuğum oldu, piknikçiler tarafından top saldırısı başladı. Voleybol adı altında saldırıya maruz kalıyorum. Kaçırılan toplar ne hikmetse benim çadırımda patlıyorlar. Hayatımı sağlam dış tenteye borçluyum. Daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.

15:43 Çadırımın etrafına yaydıkları örtülere yayılan teyze piknikçileri dedikodulara başladılar. Sesler çadırımın içinde yankılanıyor aman Allahımm.

15:50 Dedikodu saldırılarına destek kuvvet, çekirdekleri çıkardılar. Birileri beynimi çitliyorr. Hayriye hanımın gelinide çocuk düşürmüş ayoll aaa, hayyıırrrr, küçük kız pek bi tembelmiş, hayıırrrrr, o adamın gözü dışarda kızzz diyim ben sanaa çıt çıt çıt çıt hayıırrrrr bu sene iyi fasülye varmış ama bey sevmiyorrr… çıt çıt çıt…

15:55 Saldırıya piknikçi yavrularıda “anneeeee anneeeeee” bağırışları ile katıldılar. Dayanamıyorum…

16:00 Artık kendimi kaybetmek üzereyim. Sanırım buraya kadarmış.

16:05 Kapımın önünde bir el var kapıyı açıyor. Sanırım çaresizliğimi farkettiler. Saldırı içeri sızıyor. elveda..

16:06 Bu el bu el… Rüya mı bu? Allah’ ım kurtuldummm. Destek kuvvet geldi. ve Canım dedi…

10.06.2012 (Bir Pazar Günü)

 

“Hık diyip gidelim” dost

02 Mayıs 2012 // Posted in Dağcılık  |  No Comments

Ellerim acıyor, kollarım şişti, duvarda kayıp duran ayağım ve titreyen bacağım. Hamle yapmak lazım… Boltun baya
üstündeyim. O an sana bakıyorum… Emniyetim ellerinde, gözlerinde “yapabilirsin sen bunu” bakışı. Ve gidiyorum…

Yapabilsem de yapamasam da bildiğim bir şey var; güvendiğim ellerdeyim.

Partnerlik önemli. Çünkü en küçük yanlış affetmez. Yalnız değilsin, seni tamamlayan biri var orda. Elinin kayayı tutuşundan
bile tanımalı seni, ipin diğer ucunda bir sen olmalı, hissetmeli ne zaman rahatsın, ne zaman zordasın. Sen istemeden
vermeli ipi ya da sıkını almalı. Aşağıda iken senin yanında olduğunu hissettirmeli, “oraya değil yandaki sete koy ayağını”
dediğinde “oh be” dedirtmeli.

Seni ve sınırlarını senin kadar tanımalı. Gerektiğinde ego patlamana engel olmalı, “dur, yapabilirsin evet ama şimdi değil”
diyebilmeli. Ya da kendine güvenini kaybettiğinde en büyük desteğin olmalı.

Ve ona duyduğun güvene, o da sahip olmalı…

Can

02.05.2012

Toprak

05 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Sen hiç hayata küstün mü?
Küsme.
Bırak içindeki tüm endişeleri, mutsuzlukları toprak alsın götürsün.
Derin bir nefes al ve doğayı dinle.
Huzuru hisset.
Gülümse

Can

(13 Mayıs 2011)

Salacak

05 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Kızkulesinin ev sahibi, üsküdar ın eşsiz mekanı, Salacak. Sabah saatlerinde martılarla uyanıp koşuya çıkan tombik teyzelere, amcalara rastlanır. İşe giden insanlar belirir daha sonra. Kiminin elinde poğaça simit koşuştururlar sahil şeridinde vapurlara doğru. Saat öğlen saatlerini gösterdiğinde güneş tepede havada güzelse okuldan kaçan arkadaş gruplarına, sevgilisiyle buluşan gençlere mekan olur. Akşam üstüne doğru kafa dinlemek için uğrar insanlar çekirdekleriyle. Havanın kararmasıyla romantik sevgililer de çaylarıyla kızkulesini izlerler sarmaş dolaş arabalarında. Sarhoş Salacak müdavimleri ellerinde şaraplarıyla ortaya çıkarlar gecenin ilerleyen saatlerinde. Derken bunlara içi bali dolu torbaları burunlarında kafaları iyi, hayaller dünyasında adeta kaybolmuş sokak çocukları eklenir. Hava iyiyse oradaki çimlerde sabahlarlar ve güneşin ilk ışıkları ile birlikte kaybolurlar. Bu döngü hiç değişmeden tekrar eder salacak sahilinde, evimde.

Can

(27.03.2006 18:16)

Sol Elim

04 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Biz insanların içinde var Eşitsizlik. Kendi vücudumuza karşı bile… Bugün keşke sağ değilde sol elim kırılsaydı diye düşündüm. Sağ elim ile yazıyorum, mouse kullanıyorum, yemek yiyorum falan diye nasılda öneme binmiş değerlenmiş kardeşine karşı… yazık sol elime. Oysa ki bugün o da öğrendi mouse kullanmayı, hatta diğer insanların sol ellerine tokalaşmayı öğretti. Utandırdı beni düşündüğümden…

Can

(3 Ekim 2011 Pazartesi, 22:24)