You are currently browsing the archives for the “Genel” category.

Son Dondurma

01 Aralık 2013 // Posted in Genel  |  No Comments

Bugün son dondurmanı ben yedim.

Dolapta her zaman dondurman olurdu, sen gittin o dondurma hala vardı. Bu sefer “dolapta dondurma var yesene” diyen annem oldu, “babaannenin dondurması”.
Hayatımda ilk defa bir dondurmayı gözlerim dolu, boğazımda düğümle yedim ben.

İlkokul 1′ e gidiyordum, bir rüya görmüştüm. Okuldan eve geldiğimde bir papağan bana senin gittiğini söylüyordu. Ağlayarak uyanmıştım, uzun bir süre okuldan eve gelişlerim tedirgin oldu. O zamanlar kimse gitmezdi, herkes ölümsüzdü benim için. Sanırım büyümenin en kötü yanıda bu kaybedişler. Hiç gitmeyecektin sanki, öpülecek elin, mıncıklanacak gıdın, oy oy oy diye sevilecek göbeğin her zaman benimle olacaktı, dizilerin başladığında geri geleceğimizi bilerek ufaktan kovalayacaktın bizi. Sağır duymaz uydurur olacaktı cümlelerim seninle.

Didim de bir öğlen, yatağımda gözlerimi açtım. Tüm arkadaşlarımın sesleri bahçede. Ben uyurken ne işleri var bizde? Ne işleri olacak toplamışsın hepsini 51 oynuyorsunuz. Az kapmadın zaten bozukluklarımı. Sen gittin ya, gerek kalmadı bozukluklarada. Ne çok severdi arkadaşlarım seni. Başka kimin babaannesi DR. Who izlerdi ki zaten? Düşündüm de şimdi, küçücüktüm öğle uykusundan önce beraber radyo tiyatrosu da dinledik, yıllar sonra işten geldiğimde lcd tv de film de izledik; ben büyürken, sen çağa ayak uydurdun.

Salacak yokuşundan aşşağı inmekte zor geliyor artık bana, pencerenin önünden geçmek. Pencerenin önündeki koltuğundan görürdün gelişimi, hemen pencereyi açar “gel gel” derdin. TV ye dalmışsan, pencere demirine tutunur ben çalardım camını, sen yine orda olurdun. Hep o penceredeydin, perden sonuna kadar açık. Artık beyaz minibüs rahatlıkla park edebilir o pencerenin önüne, çünkü kızacak kimsesi kalmadı. Parkta etsin zaten, böylece ben yokuşu inerken pencereni göremiyorum, orda olmadığını göremiyorum ve gözlerim dolmadan apartmana girebiliyorum.

Eski aile fotoğraflarının hepsini bilgisayara aktarmıştım, bir çoğunun hikayesini kim olduklarını yazdık beraber. Bir kısmı kaldı, onlarıda yazarız elbet diyordum. Şimdi elimde tanımadığım insanlara ait bir sürü fotoğraf var, ama kim olduklarını, hikayelerini anlatacak kimsem kalmadı. Keşke ertelemeseydim.

Sabahları üstünde Feruş yazan gazeteler, bulmaca ekleri yok artık markette. Her sabah tın tın tın aşşağı inip ekmeğini gazeteni alırdın. Salacak markette en sadık müşterisini kaybetmiş oldu gidişinle.

Büyükbabamın mezarı iki kişilikti, ama kendimi bildim bileli bir tarafı hep boştu. Sanki o mezar taşı hep boş kalacaktı, senindi orası, ama ben hiç farkında değildim. Sana son kez sarılarak o mezara yerleştirirken farkettim her şeyi. Artık tatlı birer hatıra olarak kalacaktın bize. Babam gibi bende çocuğuma “rahmetli babanem ne iyi kadındı” diye başlayan cümleler kurup seni anlatacağım.

Dolabındaki son dondurmanı ben yedim babanem, o dondurmayı yedim ve biraz daha büyüdüm.

17 Nisan 2013 – 21:59

Robinson’ u Bulmak – 1

22 Şubat 2013 // Posted in Dağcılık, Genel  |  No Comments

  Durmaksızın yağan yağmur altında günlerdir yürüyorduk. Üstümüzdeki ıslak elbiselerimiz ve giderek artan açlık nedeniyle üşüyorduk. Elimizdeki yanlış harita ve kaybolan gps cihazımız nedeniyle hiç bilmediğimiz bir ormanın derinliklerinde kilometrelerce yol katettik.  Artık çantalarımızın yağmurlukları işe yaramaz olmuş, tüm giysilerimiz ve hatta en fecisi uyku tulumlarımız sırılsıklam olmuştu. Yağmurun tek avantajı, su sıkıntısı yaşamamamızdı ama en son yiyeceklerimizi 1.5 gün önce tüketmiştik.  Çadırlarımız ıslak ve çamurlu, konfordan çok uzaktı. Grubun motivasyonu kalmaması bir yana, endişeler fazlasıyla hissediliyordu. Artık kimse bu bilinmezlikte bir dakika bile bulunmak istemiyordu. Keyif, eğlence duyguları yerini korku ve acı çekmeye bırakmıştı. Eski metotlarla yolumuzu bulmaya çalışırken, her patika ayrımında tahminlerle ilerliyorduk. Patikalar kimi zaman kayboluyor, karşımıza yol vermez dikenler çıkıyordu. İçin için ağlama seslerini duyabiliyordum. Artık gücümüz kalmamıştı. Mola verdiğimizde hava kararmak üzereydi. Devam edip etmeme kararı vermek üzere toplandık. Devam edemezdik…

    Islak çadırlarımızı kurduk, en azından biraz olsun yağmurdan korunuruz diye düşünüyorduk. Yiyecek bir şeyler aramak için çevrede gezinmeye karar verdim. Ağaçlar, çalılar ve taşlardan başka hiçbir şey bulamadan yürüdüm yürüdüm… Kendimden emin ormanın içerisine yürürken yön konusunda ne kadar yanıldığımızı fark ettim, sahile ulaşmıştım. Sahil ormanla çevrili, iki tarafı kapalı, ulaşılması zor minik bir koydu. Kampa dönüp gruba haber vermeden önce biraz keşfetmeye karar verdim. İnsanlara boş yere umut vermek istemedim. Faaliyetin başında hayran hayran baktığım manzaraların an itibari ile beni cezbetmediğini hissetmek beni üzmüştü. O an için bu ıssız koy, masmavi deniz ve gökyüzü, ormanın içinden yükselen ulu ağaçlar benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Keşke evimde olsaydım…

   Yürümekten yorulmuştum, bir de kumda yürümek çok daha zordu. Sahilin ortasında kocaman bir kütük vardı, yanına yaklaştığımda bunun patlak bir bot olduğunu fark ettim. Hem de denizden sahile vurmuş başıboş bir bot değil, birileri tarafından orada ki ağaca bağlanmış bir bot! Botun yanına gittiğimde ormanın içine doğru bir kulübe olduğunu fark ettim. Koy hiçte ıssız değilmiş. Hem bir sevinme hem de bir ürperme hissettim. Kim olabilir ki burada yaşayan?

   Kulübe tahtaların üstüne geçirilmiş naylonlardan yapılmıştı. Parça naylonlar birbirlerine tahta parçaları ile sabitlenmişti. Kulübe iplerle yere sabitlenmiş kocaman bir çadır gibi duruyordu.  Önünde taşlardan yapılmış bir ocak ve üstünde de çok eski, artık kullanılmaktan simsiyah olmuş bir tava vardı. Kulübenin naylon kapısından içeri bakıldığında bir yatak, battaniye, soba, balık ağı ve gerekli gereksiz bir sürü malzeme görülüyordu. Asıl şoku ise kulübenin arkasına dolandığımda yaşadım, aküye bağlı bir market buzdolabı tam karşımdaydı. Kara yolu olmayan bu minik koya bu kocaman buzdolabı nasıl getirilmiş olabilirdi? Bir gemi batmış ve burada yaşayan kişi o gemiden kurtulmuş olabilir miydi?

   Aklımda bir sürü soru dolanırken en büyük sorumun cevabı bana yaklaşmaktaydı… Nerede bu kulübenin sahibi?

 Buzdolabının kapağını açarken, bir taş tam önüme düştü. “Kimsin lan sen, ne yapıyorsun kulübemde?” diye bağırarak biri bana doğru geliyordu…

 Gür ve uzun sakalları, çatık kaşları ile üstüme doğru gelirken korkudan kaçmayı bile düşündüm. Ama yerimden kıpırdamadım.

   Buranın sahibi oydu ve ben onun bölgesine girmiş bir yabancı. Kızmış olması normaldi tabi ki. Gayet sakin bir ses tonu ile cevapladım: “Ben ve grubum yolumuzu kaybettik. Yiyeceğimiz kalmadı ve çok ıslandık. Yukarıda ormanın içine kamp attık. Ben sadece yiyebileceğimiz bir şeyler için keşfe çıkmıştım, kulübene bir şey yapmıyorum.”

Ama benimde meraklı sorularım vardı bu garip adama “Peki ama sen kimsin? Burada mı yaşıyorsun, yalnız mısın?”

Ben sorularımı peşpeşe sıralayınca şaşırdı, önüme kadar geldi ve durdu. Bana atmak için hazırladığı taşı elinden yere bıraktı.

“Uzun zamandır kendimden başka insan görmüyordum.” dedi… Kulübenin önünde ki ağaca asılı olan aynayı görene kadar ne demek istediğini anlamamıştım. Yalnızlıktan kendisi ile konuşuyor herhalde diye düşünmüştüm. Oysa ki gayet aklı başında…

“Merhaba ben Can” dedim ve elimi uzattım. Elimi sıktı ve cevapladı:

“Merhaba ben Robinson”

***1. Bölüm Sonu***

Can ANGUN

23.01.2013

Kaçılamayanlar

13 Haziran 2012 // Posted in Genel  |  No Comments

 

Yavaş yavaş bana doğru döndü oturduğu yerden. Beni süzdüğünü fark etmemek mümkün değildi. İşte diyordum kaçınılmaz son yaklaşıyor. Bunun er ya da geç olacağını biliyordum. İçlerinden biri beni fark edecekti, bundan kaçış yoktu. Kalbimin hızlandığını hissettim, olmasın ne olur olmasın diye haykırdım içimden. Yorgun ruhum bunu kaldıramazdı, tek isteğim olan huzur elimden gitmemeliydi. Ben göz göze gelmemeye çalıştıkça yaydığı enerji beni kendisine çekiyordu. Biliyordum ki ağzından çıkacak tek kelime beni içine çekip alacak, kaybolup gidecektim. Kendisine bakmıyordum ama dudaklarının yavaş yavaş aralandığını hissettim. Ve daha fazla tutmadı kendini, açılışı yaptı…

-Evladım geçmiş olsun ne oldu?

Hikayenin bundan sonrası üniversiteye giden torunları, ah bu çocukların çektiği sınav stressleri, kaynısının yeğeninin başına gelen kırık çıkık vakaları, kendisinin kalp şeker tansiyon hastalıkları, ilaçlar ilaçlar ilaçlar, yıllardır deneyim kazandığı hastaneler ve daha niceleri ile devam etti.

Selamlar olsun hastane demirbaşı teyzeler.

29.05.2012 (Haydarpaşa Numune Hastanesi)

Toprak

05 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Sen hiç hayata küstün mü?
Küsme.
Bırak içindeki tüm endişeleri, mutsuzlukları toprak alsın götürsün.
Derin bir nefes al ve doğayı dinle.
Huzuru hisset.
Gülümse

Can

(13 Mayıs 2011)

Salacak

05 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Kızkulesinin ev sahibi, üsküdar ın eşsiz mekanı, Salacak. Sabah saatlerinde martılarla uyanıp koşuya çıkan tombik teyzelere, amcalara rastlanır. İşe giden insanlar belirir daha sonra. Kiminin elinde poğaça simit koşuştururlar sahil şeridinde vapurlara doğru. Saat öğlen saatlerini gösterdiğinde güneş tepede havada güzelse okuldan kaçan arkadaş gruplarına, sevgilisiyle buluşan gençlere mekan olur. Akşam üstüne doğru kafa dinlemek için uğrar insanlar çekirdekleriyle. Havanın kararmasıyla romantik sevgililer de çaylarıyla kızkulesini izlerler sarmaş dolaş arabalarında. Sarhoş Salacak müdavimleri ellerinde şaraplarıyla ortaya çıkarlar gecenin ilerleyen saatlerinde. Derken bunlara içi bali dolu torbaları burunlarında kafaları iyi, hayaller dünyasında adeta kaybolmuş sokak çocukları eklenir. Hava iyiyse oradaki çimlerde sabahlarlar ve güneşin ilk ışıkları ile birlikte kaybolurlar. Bu döngü hiç değişmeden tekrar eder salacak sahilinde, evimde.

Can

(27.03.2006 18:16)

Sol Elim

04 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Biz insanların içinde var Eşitsizlik. Kendi vücudumuza karşı bile… Bugün keşke sağ değilde sol elim kırılsaydı diye düşündüm. Sağ elim ile yazıyorum, mouse kullanıyorum, yemek yiyorum falan diye nasılda öneme binmiş değerlenmiş kardeşine karşı… yazık sol elime. Oysa ki bugün o da öğrendi mouse kullanmayı, hatta diğer insanların sol ellerine tokalaşmayı öğretti. Utandırdı beni düşündüğümden…

Can

(3 Ekim 2011 Pazartesi, 22:24)

 

 

Sevgili Yaz

04 Aralık 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Ve yaz gider.

Arkasına bile dönüp bakmadan gider.

İlk geldiği zaman nasılda gülümsetmişti oysaki. Sıcaklığı içine işlemişti.

Güne daha mutlu uyanmak demekti yaz.

Şimdi gitti ya, yerini yavaş yavaş kara bulutlar alacak.

Önce fazla koymayacak, ama soğudukça gidişi, için titreyecek. Onsuz üşüyecek ellerin dışarıda.

Plaj havlunu dolaba kaldırmadan son bi koklayacaksın, kokusu olacak üstünde yaz ın.

Gitti ya seni bırakıp, artık geceler daha hızlı gelecek, günler kısalacak, onsuz daha hızlı yaşlanacaksın.

Ama… busefer… giden sadece yaz…

Can

(1 Eylül 2011 Perşembe, 23:56)

Zamanın Kutsallığı

25 Kasım 2011 // Posted in Genel  |  No Comments

Şaşkınlıkla izliyorum hızla geçen zamanı. Yıl değil ay bile olmadan neler götürüyor neler getiriyor, bugün ki sen yarın ki senden farklı olabiliyor ya da az önceki sen şimdi ki senden. Hayatım hep bir şeylerin telaşıyla geçti aynı senin gibi işte. Öğrenciyken demedin mi sende “Ah şu sınav bir geçse” diye? Geçti o sınav, o sınavın üstünden seneler geçti hatta ne oldu peki? “Ah şu proje bir bitse” ler başladı. Ama öncesinde “ah bir iş bulsam” vardı tabi. Daha öncesinde biz erkek milletinin olmazsa olmazı “ah askerliği aradan bir çıkarsam” vardı. Belki araya “ah bir evlensem” bile sıkıştırdın. Onu atlatsam bunu kaynatsamlarla günleri çeke çeke hızlandırdık zamanı. Sakin… Bırak istediği gibi aksın yaşam. “ah hafta bitse de şu cuma akşamı gelse” yi bir kenara koydum artık ben, pazartesi akşamlarının da tadını çıkartıyorum. Zamanla barıştım, artık koşturmuyoruz hiçbir şeye, hayat daha mutlu artık.

Can

(22 Eylül 2011 Perşembe, 23:55)