Robinson’ u Bulmak – 1

22 Şubat 2013 // Posted in Dağcılık, Genel  

  Durmaksızın yağan yağmur altında günlerdir yürüyorduk. Üstümüzdeki ıslak elbiselerimiz ve giderek artan açlık nedeniyle üşüyorduk. Elimizdeki yanlış harita ve kaybolan gps cihazımız nedeniyle hiç bilmediğimiz bir ormanın derinliklerinde kilometrelerce yol katettik.  Artık çantalarımızın yağmurlukları işe yaramaz olmuş, tüm giysilerimiz ve hatta en fecisi uyku tulumlarımız sırılsıklam olmuştu. Yağmurun tek avantajı, su sıkıntısı yaşamamamızdı ama en son yiyeceklerimizi 1.5 gün önce tüketmiştik.  Çadırlarımız ıslak ve çamurlu, konfordan çok uzaktı. Grubun motivasyonu kalmaması bir yana, endişeler fazlasıyla hissediliyordu. Artık kimse bu bilinmezlikte bir dakika bile bulunmak istemiyordu. Keyif, eğlence duyguları yerini korku ve acı çekmeye bırakmıştı. Eski metotlarla yolumuzu bulmaya çalışırken, her patika ayrımında tahminlerle ilerliyorduk. Patikalar kimi zaman kayboluyor, karşımıza yol vermez dikenler çıkıyordu. İçin için ağlama seslerini duyabiliyordum. Artık gücümüz kalmamıştı. Mola verdiğimizde hava kararmak üzereydi. Devam edip etmeme kararı vermek üzere toplandık. Devam edemezdik…

    Islak çadırlarımızı kurduk, en azından biraz olsun yağmurdan korunuruz diye düşünüyorduk. Yiyecek bir şeyler aramak için çevrede gezinmeye karar verdim. Ağaçlar, çalılar ve taşlardan başka hiçbir şey bulamadan yürüdüm yürüdüm… Kendimden emin ormanın içerisine yürürken yön konusunda ne kadar yanıldığımızı fark ettim, sahile ulaşmıştım. Sahil ormanla çevrili, iki tarafı kapalı, ulaşılması zor minik bir koydu. Kampa dönüp gruba haber vermeden önce biraz keşfetmeye karar verdim. İnsanlara boş yere umut vermek istemedim. Faaliyetin başında hayran hayran baktığım manzaraların an itibari ile beni cezbetmediğini hissetmek beni üzmüştü. O an için bu ıssız koy, masmavi deniz ve gökyüzü, ormanın içinden yükselen ulu ağaçlar benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Keşke evimde olsaydım…

   Yürümekten yorulmuştum, bir de kumda yürümek çok daha zordu. Sahilin ortasında kocaman bir kütük vardı, yanına yaklaştığımda bunun patlak bir bot olduğunu fark ettim. Hem de denizden sahile vurmuş başıboş bir bot değil, birileri tarafından orada ki ağaca bağlanmış bir bot! Botun yanına gittiğimde ormanın içine doğru bir kulübe olduğunu fark ettim. Koy hiçte ıssız değilmiş. Hem bir sevinme hem de bir ürperme hissettim. Kim olabilir ki burada yaşayan?

   Kulübe tahtaların üstüne geçirilmiş naylonlardan yapılmıştı. Parça naylonlar birbirlerine tahta parçaları ile sabitlenmişti. Kulübe iplerle yere sabitlenmiş kocaman bir çadır gibi duruyordu.  Önünde taşlardan yapılmış bir ocak ve üstünde de çok eski, artık kullanılmaktan simsiyah olmuş bir tava vardı. Kulübenin naylon kapısından içeri bakıldığında bir yatak, battaniye, soba, balık ağı ve gerekli gereksiz bir sürü malzeme görülüyordu. Asıl şoku ise kulübenin arkasına dolandığımda yaşadım, aküye bağlı bir market buzdolabı tam karşımdaydı. Kara yolu olmayan bu minik koya bu kocaman buzdolabı nasıl getirilmiş olabilirdi? Bir gemi batmış ve burada yaşayan kişi o gemiden kurtulmuş olabilir miydi?

   Aklımda bir sürü soru dolanırken en büyük sorumun cevabı bana yaklaşmaktaydı… Nerede bu kulübenin sahibi?

 Buzdolabının kapağını açarken, bir taş tam önüme düştü. “Kimsin lan sen, ne yapıyorsun kulübemde?” diye bağırarak biri bana doğru geliyordu…

 Gür ve uzun sakalları, çatık kaşları ile üstüme doğru gelirken korkudan kaçmayı bile düşündüm. Ama yerimden kıpırdamadım.

   Buranın sahibi oydu ve ben onun bölgesine girmiş bir yabancı. Kızmış olması normaldi tabi ki. Gayet sakin bir ses tonu ile cevapladım: “Ben ve grubum yolumuzu kaybettik. Yiyeceğimiz kalmadı ve çok ıslandık. Yukarıda ormanın içine kamp attık. Ben sadece yiyebileceğimiz bir şeyler için keşfe çıkmıştım, kulübene bir şey yapmıyorum.”

Ama benimde meraklı sorularım vardı bu garip adama “Peki ama sen kimsin? Burada mı yaşıyorsun, yalnız mısın?”

Ben sorularımı peşpeşe sıralayınca şaşırdı, önüme kadar geldi ve durdu. Bana atmak için hazırladığı taşı elinden yere bıraktı.

“Uzun zamandır kendimden başka insan görmüyordum.” dedi… Kulübenin önünde ki ağaca asılı olan aynayı görene kadar ne demek istediğini anlamamıştım. Yalnızlıktan kendisi ile konuşuyor herhalde diye düşünmüştüm. Oysa ki gayet aklı başında…

“Merhaba ben Can” dedim ve elimi uzattım. Elimi sıktı ve cevapladı:

“Merhaba ben Robinson”

***1. Bölüm Sonu***

Can ANGUN

23.01.2013

This entry was posted on 22 Şubat 2013 at 07:14 and is filed under Dağcılık, Genel. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a Reply (name & email required)